O gece uyku tutmamıştı Deniz’i, bir sağa, bir sola döndü ve aynı hareketi defalarca tekrarladı. Olmuyordu bir türlü. Aslında uyuyamamaktan daha beter bir şeydi yaşadığı. Bütün iç organlarından yukarı doğru bir basınç, sanki onları dışarı fırlatacakmış gibi sıkıştırıyordu bedenini. Kalp krizi dediklerinin öncesiydi sanki yaşadıkları, kalbi sıkışıyor, içinde bir şeyler her an patlamak için sıra bekliyordu. Dayanamadı, yataktan kalktı. Çalışma odasına geçerken, karanlıktan ışığa geçişin sersemliğiyle pirinç şamdana takıldı gözleri, Cevriye teyzenin hatırasıydı. On yıl önce ilk atandığı yer olan Kars’taki karşı komşusu Cevriye teyze geldi aklına, onun her telaşlı anında ki, neredeyse sakin bir hali olmazdı, hep “Güzel kızım, altı delik heybeye at derdini” derdi. “Kızım vesvese şeytandandır” der yüzüne Felak ve Nas surelerini okur üflerdi. “Sende asap bozukluğu var diyen bu yaşlı teyze bile olayı çözmesine rağmen Deniz hâlâ, tedavi gerektiren bu durumu aşırı duygusallık olarak geçiştiriyordu yıllardır.

Henüz yirmi bir yaşındaydı, Ege’nin incisinden çıkıp bu gri şehre geldiğinde tanışmıştı sonradan babaannesi yerine koyduğu pamuk saçlı Cevroş’la. Seksen yaşında bile parlayan, karşısındakine umut veren mavi gözlerini hatırladı onun gülümseyerek. Cevroş’un öğrettiği duaları okudu arka arkaya. Ne yaptıysa olmamış, içindeki bu heyecanı bir türlü geçirememişti. Aslında yarın bu kadar stres yapacağı bir durumda yoktu ortada, kendi de bunu çok iyi biliyor ancak duygularına hakim olamıyordu. Kendini zapt etmeye çalışırken sabah ezanının okunduğunu duydu, çalışma koltuğunun rahatsızlığını ancak o an hissetti, düşüncelere daldığında anlamamıştı boynunun ağrısını, geri yatağına geçti. Ne giyeceğini geceden ayarlamıştı, bir an emin olamadı ceketinden, ama sonra başından savdı bütün olumsuzlukları ve gözlerini kapadı. Sabah altıda uyandı, geceden hazırladığı kıyafetlerini giydi, siyah beyaz kazayağı desenli kalem eteğinin üzerine siyah balıkçı yaka kazağını giydi. Boynu uzun olduğu için bu tarz kazaklar çok yakışırdı ona. Kızıl saçlarını ensesinde güzel bir topuz yaptı, sıra makyaja geldiğinde sade bir göz makyajı yaptı yeşil gözlerini ortaya çıkaran. Çok yakışmasına rağmen hiçbir zaman tam yapmazdı makyajını. Kendi güzelliğinden korkar, bir şeyler ters gider diye düşünürdü, yine öyle yaptı, kendince önlem almak istedi. Evrak çantasını aldı, kahvaltıyı sağ salim işini tamamladıktan sonra yapmayı düşündü.

Direksiyonda kollarına takılınca gözü, “acaba kırmızı ceket giymese miydim” diye düşündü. Ne zaman kırmızı giyse üzülür, ağlardı çünkü. Yok yok hayır diye söylendi içinden, bugün öyle olmayacaktı. Üniversitenin nizamiyesinden geçti görevliye selam vererek. Fen Edebiyat fakültesine geldi, başka bina da çalışmasına rağmen personel kartı açıyordu kapıları, çok sık geldiği için ayarlatmıştı sekreterliğe. Erkenden geldiği için binanın önünde az araba vardı, kartıyla personel kapısından girdi. Elleri titreyerek çaldı, danışmanının arasının açık olduğu Bölüm Başkanının kapısını. “Günaydın hocam, bugün benim TİK toplantım vardı saat 09.00 ‘da. Ferhan hocam, belgeleri yolladı, imzalamanızı rica etti” derken çantasından TİK raporlarını çıkarmaya çalışıyordu. Karşısındaki hoca gayet soğukkanlı bir şekilde, danışman hocasının nerde olduğunu sorunca, Ankara’da olduğunu söyledi. Bu sefer hoca belgeleri imzalayamayacağını bu şekilde toplantının olmayacağını ve danışman öğrenci ve diğer jüri üyesinin bir araya gelerek, sohbet eşliğinde çalışmaları değerlendirerek bu toplantıyı gerçekleştirmeleri gerektiğini söyledi. “ Peki hocam” deyip sessizce çıkarken, o sessizliğin altında fırtınalar kopmuştu. Tutmaya çalıştığı gözyaşları gizlenecek yer arıyordu. Üst kata çıktı yakın arkadaşının odasına, odaya girer girmez hüngür hüngür ağlamaya başladı. Arkadaşına olayı anlattı sakinleşti, ağlaması geçince danışmanını aradı. Danışmanına, bölüm başkanının imzayı atmadığını ve toplanmaları gerektiğini söylediğini anlattı telefonda. “ Nasıl atmazmış, kapat” diyen hocanın sinirli sesini arkadaşı bile duymuştu. “Zaten sabaha kadar uyuyamadığımda bi dert vardıdiyerek çayını yudumladı. Deniz’in yıllardır, en basit işleri bile evhamından nasıl karmaşıklaştırdığına şahit olan arkadaşı “Biraz bekleyelim bakalım” derken sözleri yarım kaldı ve kapı çalındı içeri edebiyat bölümünden bir arkadaş girdi, selamlaştılar. “Bi çay koyun arkadaşlar, olayları duydunuz mu“ diyerek bir dedikoduyu ilk yayan olma gururunu yaşayan biri olarak söze başladı. “Bizim Ferhan hoca, bölüm başkanını arayıp, küfürler yağdırmış”. Bu sözler üzerine Deniz’in gözleri kocaman oldu ve arkadaşıyla göz göze geldi. Beriki devam ediyordu sözlerine “bunun bir doktora öğrencisi varmış, kız bunu arayıp ağlamış, Haşmet hoca beni odasından kovdu, imzayı da atmam dedi” demiş. Bence kız ortalığı karıştırmış, yoksa koskoca profesör ne diye durduk yere ağza alınmadık küfürler savursun, değil mi yani diyerek destek bekledi arkadaşından. Anlattığı olaya tepki vermeyen iki kadına baktı, bir cevap, bir şaşırma, bir yorum bekliyor gibiydi. Arkadaşı Serhan, o kız dediğin, Deniz hoca, burada benim yanımda konuştu, hocaya ağlamadı, beni kovdu demedi ki ” dedi. Serhan biraz şaşkın, biraz bozulmuş bir halde “ öyle anlatılmıyor ki Tuğba, neyse çay için teşekkürler ben kaçayımdiyerek odadan çıktı. Odada yalnız akalan iki arkadaş, olayı nasıl çözeceklerini düşünmeye başladılar. Deniz’in aklı başından gitmişti, gözyaşlarını silerken kırmızı ceketine baktı hayal kırıklığıyla. Aslında onu üç yıl hayata küstürecek, hatta tezini bile yazdırmayacak olay, danışmanının onu kişisel meselesine alet etmesi olmuştu çirkin bir şekilde, belgelerin imzalamaması değil. Hâlâ durup düşünür Deniz acaba o gece rahatça uyusaydı, evham yapmasaydı da başka renk ceket giyseydi bütün bunlar yaşanmaz mıydı acaba?

Deniz Ay

16.08.2021

 8 Toplam okunma,  1 Bugünkü okunma