bodrum escortgaziantep escortgaziantep escortantalya escort bayanmanavgat escort bayanpendik escortkurtköy escortkartal escortümraniye escortbostancı escortkadıköy escortAnadolu Yakası EscortKadıköy escortAtaşehir escortBostancı escortescort izmirankara escortBahçeşehir Escorthttps://100tlbonusverensiteler.comCanlı Casino Siteleriankara escortcratosslotasyabahisataşehir escortMarsbahisMebbismarsbahiskolaybetEvolve casinoCbet casinoHyper casinoDrift casinoBetsson casinotaksim escortbetist girişüsküdar günlük kiralık daireOnwin Girişjojobetmatbetcasinovaleholiganbetbetkomtrendyol indirim kodubim aktüelkayseri evden eve nakliyatdeneme bonusu veren sitelertipobet
Kategoriler
Yazarak İyileşme Blog

Bırak Gün Kavuşsun – Ayşe Öztekin

Elinin birini  Rodin’in Düşünen Adam’ı gibi çenesine,  öbürünü oturduğu  iskeleye dayamış, ayaklarını iskeleden denize doğru sarkıtmış öylece duruyordu. Aslında kafasından ve kalbinden geçenlere bakılırsa pek de öylesine oturuyormuş gibi değildi. Bildiği herşeyi unutmuş, tanımlayamaz, adını  koyamaz, dolayısıyla da sanki yokmuş gibi hissediyordu. Ne söylese “hata”, ne başına gelirse “aptallık”, ne ters giderse “beceriksizlik”, canı dinlenmek isterse “tembellik”, birilerine yardım etmek isterse “ele yaranmak”, yazı  yazsa “kandırmaca” ; sevecen olsa “göz boyama” , aşağı  tükürse sakal,  yukarı  tükürse bıyık  cinsinden verilecek  bir ad bulunuyordu.  Artık hareket edemeyecek, söz söyleyemeyecek  gibi  hissediyordu  kendisini. Ara sıra gözleri ufka, ara sıra da  hemen ayaklarının altındaki berrak  suda oynaşan balıklara takılıyordu. Ne kadar gerçekti balıklar? Balık  balıklığını biliyor muydu acaba, Elif Elif’liğini unuttuysa? Hani Nazım’ın “derya içre olup deryayı  bilmeyen balık” dediği balık, deryadan önce kendi balık olmaklığını  biliyor muydu acaba?

Sanki adını  koyduğu, tanımladığı, kendini sıkıştırmaya çalıştığı herşey,  ama herşey anlamını yitirmeye, içini  boşaltmaya başlamıştı. Sanki her cümle kendini başka bir cümleyle, her tanım kendini başka bir tanımla değiller hâle gelmişti. Yoksa o hep istediği AN’a mı  çekiliyordu, yoksa bunun adı  tanımsızlık  diyarı mıydı?

Uzaktan Bülent Ortaçgil’in şarkısı çalındı kulağına, doğruldu:

“Beni kategorize etme
Benle oynama
Yaftayı yapıştırıp
Bana isim koyma

Karikatürleştirme beni
İlahlaştırma
Tabulaştırma sakın
Tapulaştırma
Ben seni öyle sevdim, öyle sevdim
Ben seni

Böyle mi sevdim?

Ne çok şeye isim koyuyoruz diye düşündü, bir hafif meltem yüzünü okşadı tam o anda. Gözlerini kapatınca çocukluğuna uzandı, hep korkunun, endişenin diliyle konuşulan, bazen de büyüklerin istek ve buyruklarına uymazsan tehditkâr söz ve davranışlarına maruz kalınan günlere… Gelirine, giysisine, oturduğu eve, işine, eğitimine kadar sınıflara ayrılmış insanlara başka başka bakılan günlere… Hangi evde yoktur ki aslında böylesi korkularla, sınıflamalarla, kendilerinde olmasa da eskilere atfedilen hikayelerle bezenmiş bir çocukluk?

Dedesinin söylediklerini hatırladı Elif. “Kızım”, derdi dedesi, “olmak istiyorsan önce ezberlerinden, damgalarından, etiketlerinden, zanlarından kurtulacaksın. Bildiklerini bir kenara bırakacaksın. Ahkâmdan kurtulmayan, bu yolda bildim, oldum diyemez.  Bu  hiçbir şey  bilmeyeceksin, hakkını  aramayacaksın, hep  susacaksın anlamına gelmez; sadece kendine ve başkasına haksızlık  etmemek  için, her an yeni bir yaratmada olanın sana sunduğu olasılıkları  görebilmen ve kullanabilmen için, sana verilmiş bir gözlüktür o. Al  bu  gözlüğü kullan da daha derinden gör diyeHerkes Şems-i Tebrizi’nin havuza attığı kitaplarla Mevlâna’yı anar da, o havuza atılmış tozlu  kitaplar eğretilemesinin ne anlama geldiğini pek  bilmez.. İşte herşey, o ezberi bozmak, kuraldan, hükümden, bildiğinden bir an olsun çıkıp  başka soru  sorabilmek, başka türlü düşünüp, başka pencereden bakabilmek  içindir.”

“Ne kadar doğru  söylüyormuş dedem” diye düşündü. “Ama bunu  anneme de öğretseymiş ya! Düşünmediğim, söylemediğim, hiç niyetimde olmayanları bana yakıştırıp yapıştıran, kendi kafasının içinde geçenleri ben söylemişim gibi gören ve göstermeye çalışan anneme.”

Aslında etiket deyince aklıma, ilkokuldan itibaren kapladığımız defter ve kitapların üzerine yapıştırdığımız düz, çizgili veya çiçekli böcekli küçük kağıt parçacıkları gelirdi hep. Ne kitabı, ya da ne defteri olduğunu ayırt etmek ve işimizi kolaylaştırmak için, üstüne kısa bilgi yazıp  sınıflamak içindi onlar. Okula başlamadan önceki en sevdiğim işti. Meğer ne çok  şeye yapıştırmaya alışmışız o etiketleri. Sonra da o  öğrendiklerimizin bıraktığı izlerde gide gele, çıkamaz olmuşuz doğru sandıklarımızdan. Belki bir sapsak o yoldan, daha renkli, daha coşkulu, daha kolay yollar, yaşantılar, dostlar bulacağız kendimize. Çocuklarımızı gelenek diye,  doğrular diye, ben anneyim, ben babayım, ben erkeğim, ben halayım, ben şuyum ben buyum diye kabuklara, kılıflara boğup da kendini göremez hale gelinceye dek yabancılaştırmayacağız. İşin kolayına kaçmayacağız.

Elif bu  düşüncelerle, sorularla boğulmuşken,  arkadaşı Kenan geldi, Elif’in yanına, oturdu.

  • Dalma kızım bu kadar derine, balıklar bile suyun üstünde nerdeyse. Sen neredeysen çık oradan artık?
  • Dünyam altüst olmuş gibi hissediyorum, dedi Elif.
  • Akıllım, ne demiş Şems, “dünyam alt üst oldu diye hayıflanıyorsun, ama dünyanın altının üstünden daha kötü olduğunu nerden biliyorsun?”
  • Değilmiş miymiş? Hem ben akıllı mıyım,  annem hep aptal derdi bana,  dedi Elif.
  • İnsanın hayatında dibe vurduğu, her şeyin ters(!) gittiğini düşündüğü zamanlar vardır. En karanlık zamanlar gibi gelir o zamanlar; yaşayan için öyledir de… İşte o zamanlarda, yani karanlığın en koyu yerinden doğar aydınlık. Bir rüya, bir kitap, bir söz veya bir bakış ya da tutunduğumuz bir sevgilinin terk edişi, bizim kendimizi hatırlamamıza vesile oluverir aniden. Bu yol hep böyledir yürümeyi göze alanlar için. Yeter ki biz bu işaretleri görebilelim, farkına varabilelim ve eyleme geçebilelim.
  • Başkaları gibi  düşünmediğinde hemen etiketleniyorsun, dışlanıyorsun, dedi Elif.

Evet dedi Kenan, etiketlenirsin. Adın hep uyumsuz olur. Çünkü çoğunluk gibi düşünemezsin. Yerin hep ayrıklık olur; çünkü çoğunluğun olduğu yerde olmak istemezsin. Saçmalıklar boğar, sesini çıkarırsan asi; susarsan ezik derler. Bunların farkındaysan ve kendini bu toplu bilinçten çıkarmışsan şanslı ve özgürsündür. Yok hem farkında, hem sıyıramamışsan bu çoğunluktan kendini, esaretine ağlar durursun. Yalnızlıktır çoğu başkaldırışın sonu. Ama yıldızlar dostun olmuşsa ya da ağaçlar, belki de nefesin gecenin bir vakti; yalnızlık değil ancak bir başınalıktır bunun adı. Ve huzurdur ancak sonu.

  • Aslında Kenan, biliyor musun, insanlarla ilgili ön yargılarımız ve sınıflamalarımız toplumsal  sorunların da sebebi sanki. Kullandığı kelimeye, giydiği parkanın rengine, oturduğu  semte, içtiği sigaraya, gittiği okula, sevdiği şaire kadar sınıflayıp  bölmüşüz her şeyi. Böle böle küçültüp dar etmişiz dünyayı kendimize de başkalarına da. Böyle olunca , şiirimiz, kültürümüz, insanımız, duygularımız  güdük kalmış.
  • Öyle, haydi kalk, içini denize dökmekle olmaz bu işler.. Ne demişler her iddia sınanır ve başkalarına söylediğin bir gün senin de başına gelir. Bak  akşam oldu. Ömür de sona ermeden bize ekilen tohumları, etiketlerimizi, etiketlendiklerimizi ayıklamalı. İnsanlar değişir, kurallar, bilgiler, iklimler değişir, yönetimler, algılar, zaman değişir, renkler değişir, dünya değişir, mevsim değişir  ve her şey kendince değişir. Değişmeyen tek  şey değişimin kendisidir. Onun için sen sen ol, kendine inan ve kendi  gönlünü dinle!

Karanlık düşüncelerle yükselen ve hiç ağarmayacakmış gibi başlayan gün,  usulca zarfına giren mektup  gibi,  sonunda huzurla  kavuştu, denizin ufkunda uyudu.

Ayşe Öztekin, 22.09.2021

Kategoriler
Yazarak İyileşme Blog

Kırmızı Ceket – Deniz Ay

O gece uyku tutmamıştı Deniz’i, bir sağa, bir sola döndü ve aynı hareketi defalarca tekrarladı. Olmuyordu bir türlü. Aslında uyuyamamaktan daha beter bir şeydi yaşadığı. Bütün iç organlarından yukarı doğru bir basınç, sanki onları dışarı fırlatacakmış gibi sıkıştırıyordu bedenini. Kalp krizi dediklerinin öncesiydi sanki yaşadıkları, kalbi sıkışıyor, içinde bir şeyler her an patlamak için sıra bekliyordu. Dayanamadı, yataktan kalktı. Çalışma odasına geçerken, karanlıktan ışığa geçişin sersemliğiyle pirinç şamdana takıldı gözleri, Cevriye teyzenin hatırasıydı. On yıl önce ilk atandığı yer olan Kars’taki karşı komşusu Cevriye teyze geldi aklına, onun her telaşlı anında ki, neredeyse sakin bir hali olmazdı, hep “Güzel kızım, altı delik heybeye at derdini” derdi. “Kızım vesvese şeytandandır” der yüzüne Felak ve Nas surelerini okur üflerdi. “Sende asap bozukluğu var diyen bu yaşlı teyze bile olayı çözmesine rağmen Deniz hâlâ, tedavi gerektiren bu durumu aşırı duygusallık olarak geçiştiriyordu yıllardır.

Henüz yirmi bir yaşındaydı, Ege’nin incisinden çıkıp bu gri şehre geldiğinde tanışmıştı sonradan babaannesi yerine koyduğu pamuk saçlı Cevroş’la. Seksen yaşında bile parlayan, karşısındakine umut veren mavi gözlerini hatırladı onun gülümseyerek. Cevroş’un öğrettiği duaları okudu arka arkaya. Ne yaptıysa olmamış, içindeki bu heyecanı bir türlü geçirememişti. Aslında yarın bu kadar stres yapacağı bir durumda yoktu ortada, kendi de bunu çok iyi biliyor ancak duygularına hakim olamıyordu. Kendini zapt etmeye çalışırken sabah ezanının okunduğunu duydu, çalışma koltuğunun rahatsızlığını ancak o an hissetti, düşüncelere daldığında anlamamıştı boynunun ağrısını, geri yatağına geçti. Ne giyeceğini geceden ayarlamıştı, bir an emin olamadı ceketinden, ama sonra başından savdı bütün olumsuzlukları ve gözlerini kapadı. Sabah altıda uyandı, geceden hazırladığı kıyafetlerini giydi, siyah beyaz kazayağı desenli kalem eteğinin üzerine siyah balıkçı yaka kazağını giydi. Boynu uzun olduğu için bu tarz kazaklar çok yakışırdı ona. Kızıl saçlarını ensesinde güzel bir topuz yaptı, sıra makyaja geldiğinde sade bir göz makyajı yaptı yeşil gözlerini ortaya çıkaran. Çok yakışmasına rağmen hiçbir zaman tam yapmazdı makyajını. Kendi güzelliğinden korkar, bir şeyler ters gider diye düşünürdü, yine öyle yaptı, kendince önlem almak istedi. Evrak çantasını aldı, kahvaltıyı sağ salim işini tamamladıktan sonra yapmayı düşündü.

Direksiyonda kollarına takılınca gözü, “acaba kırmızı ceket giymese miydim” diye düşündü. Ne zaman kırmızı giyse üzülür, ağlardı çünkü. Yok yok hayır diye söylendi içinden, bugün öyle olmayacaktı. Üniversitenin nizamiyesinden geçti görevliye selam vererek. Fen Edebiyat fakültesine geldi, başka bina da çalışmasına rağmen personel kartı açıyordu kapıları, çok sık geldiği için ayarlatmıştı sekreterliğe. Erkenden geldiği için binanın önünde az araba vardı, kartıyla personel kapısından girdi. Elleri titreyerek çaldı, danışmanının arasının açık olduğu Bölüm Başkanının kapısını. “Günaydın hocam, bugün benim TİK toplantım vardı saat 09.00 ‘da. Ferhan hocam, belgeleri yolladı, imzalamanızı rica etti” derken çantasından TİK raporlarını çıkarmaya çalışıyordu. Karşısındaki hoca gayet soğukkanlı bir şekilde, danışman hocasının nerde olduğunu sorunca, Ankara’da olduğunu söyledi. Bu sefer hoca belgeleri imzalayamayacağını bu şekilde toplantının olmayacağını ve danışman öğrenci ve diğer jüri üyesinin bir araya gelerek, sohbet eşliğinde çalışmaları değerlendirerek bu toplantıyı gerçekleştirmeleri gerektiğini söyledi. “ Peki hocam” deyip sessizce çıkarken, o sessizliğin altında fırtınalar kopmuştu. Tutmaya çalıştığı gözyaşları gizlenecek yer arıyordu. Üst kata çıktı yakın arkadaşının odasına, odaya girer girmez hüngür hüngür ağlamaya başladı. Arkadaşına olayı anlattı sakinleşti, ağlaması geçince danışmanını aradı. Danışmanına, bölüm başkanının imzayı atmadığını ve toplanmaları gerektiğini söylediğini anlattı telefonda. “ Nasıl atmazmış, kapat” diyen hocanın sinirli sesini arkadaşı bile duymuştu. “Zaten sabaha kadar uyuyamadığımda bi dert vardıdiyerek çayını yudumladı. Deniz’in yıllardır, en basit işleri bile evhamından nasıl karmaşıklaştırdığına şahit olan arkadaşı “Biraz bekleyelim bakalım” derken sözleri yarım kaldı ve kapı çalındı içeri edebiyat bölümünden bir arkadaş girdi, selamlaştılar. “Bi çay koyun arkadaşlar, olayları duydunuz mu“ diyerek bir dedikoduyu ilk yayan olma gururunu yaşayan biri olarak söze başladı. “Bizim Ferhan hoca, bölüm başkanını arayıp, küfürler yağdırmış”. Bu sözler üzerine Deniz’in gözleri kocaman oldu ve arkadaşıyla göz göze geldi. Beriki devam ediyordu sözlerine “bunun bir doktora öğrencisi varmış, kız bunu arayıp ağlamış, Haşmet hoca beni odasından kovdu, imzayı da atmam dedi” demiş. Bence kız ortalığı karıştırmış, yoksa koskoca profesör ne diye durduk yere ağza alınmadık küfürler savursun, değil mi yani diyerek destek bekledi arkadaşından. Anlattığı olaya tepki vermeyen iki kadına baktı, bir cevap, bir şaşırma, bir yorum bekliyor gibiydi. Arkadaşı Serhan, o kız dediğin, Deniz hoca, burada benim yanımda konuştu, hocaya ağlamadı, beni kovdu demedi ki ” dedi. Serhan biraz şaşkın, biraz bozulmuş bir halde “ öyle anlatılmıyor ki Tuğba, neyse çay için teşekkürler ben kaçayımdiyerek odadan çıktı. Odada yalnız akalan iki arkadaş, olayı nasıl çözeceklerini düşünmeye başladılar. Deniz’in aklı başından gitmişti, gözyaşlarını silerken kırmızı ceketine baktı hayal kırıklığıyla. Aslında onu üç yıl hayata küstürecek, hatta tezini bile yazdırmayacak olay, danışmanının onu kişisel meselesine alet etmesi olmuştu çirkin bir şekilde, belgelerin imzalamaması değil. Hâlâ durup düşünür Deniz acaba o gece rahatça uyusaydı, evham yapmasaydı da başka renk ceket giyseydi bütün bunlar yaşanmaz mıydı acaba?

Deniz Ay

16.08.2021

Kategoriler
Yazarak İyileşme Blog

Yürüyüş – Elif Nur Altuntaş

Kendini kaybolmuş hisseden genç bir kız varmış. Bu genç kız her zaman somurturmuş ve ne yapacağını bilmemekten yakınıp dururmuş. Bir gün biri ona şehrin dışındaki ormanda bir bilgenin yaşadığını ve ona yardım edebileceğini söylemiş. Bunun sonucunda genç kız ormana gitmiş ve yürümeye başlamış. Yürüdükçe etrafını saran ağaçlardan iyice karanlık olmaya başlamış etrafı. Genç kız huzursuzlanmaya ve korkmaya başlamış ama buna rağmen yürümeye devam etmiş.

Uzun bir süre yürüdükten sonra uzak bir kayanın üstünde oturan yaşlı bir kadını fark etmiş. Kadın arkası dönük bir şekilde bir şeylerle uğraşıyormuş. “Bilge bu kadın olmalı,” demiş kendi kendine genç kız. “Yoksa bu ormanda ne işi olur birinin,” diye düşünmüş. Kadına yaklaştıkça kadının önündeki resim defterine bir şeyler çizdiğini fark etmiş. “Merhaba!” demiş bir anda yaşlı kadın ve kız olduğu yerde kalakalmış. “Yorgun görünüyorsun. Oturup biraz dinlenmek ister misin?” diye devam ederken karşısındaki kayayı eliyle göstermiş. Genç kız kadının onu görmeden yaptığı bu yoruma şaşırmış ama sessizce kadının gösterdiği yere oturmuş. Bir süre gözleriyle birbirlerini incelemekten başka bir şey yapmamışlar. En sonunda “Sen bilge misin?” diye sormuş genç kız sabırsızca. Yaşlı kadın bir an genç kızın gözlerine baktıktan sonra “Üzgünüm ama aradığın kişi ben değilim,” demiş ve çizim defterine bir şeyler karalamaya devam etmiş. “O zaman ne işin var bu ormanda?” diye sormuş şaşkınlıkla genç kız. “Manzaraya bakmaya geldim,” diye cevaplamış yaşlı kadın. “Ama burası sadece sıradan bir orman. Görülecek ne var ki?” diye sormuş genç kız kafa karışıklığıyla. Yaşlı kadın yaptığı şeye devam ederken “Ben kendi gerçekliğimle görüyorum her şeyi. Tıpkı senin kendi gerçekliğinle gördüğün gibi. Burası senin için sadece bir orman olabilir ve bu yüzden hiçbir şeye dikkat etmeyebilirsin ama burası benim için eşsiz güzelliklerin saklı olduğu bir yer. Mesela şuradaki kelebekler gibi,” diyerek eliyle bir yeri göstermiş. Kız gösterdiği yere baktığında rengârenk çiçeklerin üstünde uçuşan bir sürü harika kelebeği görmüş ve nasıl daha önce böyle bir güzelliği görmediğine hayret etmiş. Şaşkınlığına hafifçe gülmüş yaşlı kadın ve resim defterinden bir sayfa kopararak genç kıza vermiş. Ardından “Bakmakla görmek arasında fark vardır. Ben sana yardımcı olamayabilirim ama belki erkek kardeşim olabilir. Yürümeye devam et. Belki onunla karşılaşırsın,” demiş. Kız kadının verdiği resme baktığında kendinin kocaman gülümserken ki halinin bir portresiyle karşılaşmış. Gözleri kocaman açılan kız şaşkınlık içinde “Ama… Nasıl?” diyebilmiş sadece. “Ben gerçek olamayan hiçbir şeyi çizemem,” demiş yaşlı kadın yumuşak bir sesle. “Daha çok gençsin. Gözlerin birçok iyi VE kötü şey görecekler. Hatta belki de birçok şeyi gözden kaçıracaklar. Sana tavsiyem gerçekliğinin farkında ol ve dikkat edilmesi gereken hiçbir şeyi gözünden kaçırmamaya dikkat et. Ayrıca gördüğün kötü şeyleri asla kalbine taşıma, bırak görülüp gitsinler ve gözlerine iyi bak. Onlar gerçekliğine açılan en önemli kapılardan biri. Hoşçakal.“ Sonra yaşlı kadın arkasını dönmüş ve eşyalarını toplayıp gözden kaybolmuş.

Genç kız yaşlı kadının söylediklerini düşünerek yürümeye devam etmiş. Bir süre sonra belli belirsiz bir müzik sesi genç kızı derin düşüncelerinden çıkarmış. O kadar güzel bir müzikmiş ki bu, genç kız müziği takip etmekten kendini alamamış. Biraz daha ilerledikten sonra müziğin bir kulübeden geldiğini fark etmiş. “Belki de yaşlı kadının bahsettiği kardeşi buradadır,” diye düşünmüş. Kapısına kadar gelmiş kulübenin ve tam kapıyı çalacakken kapı aniden açılmış. Bir kol aniden genç kızı içeri çekmiş. Kendi yaşlarında ya da belki bir kaç yaş büyük olan bir genç adam “Dans et benimle!” diyerek onu kulübenin ortasına doğru çekmiş. Müziğin güzelliğine kendini kaptıran genç kız, genç adamla birlikte müziğin ritmiyle bir süre dans etmiş ve yorulduklarında nefes nefese yere oturmuşlar. Nefesini biraz toparlayınca sormuş genç kız “Sen aradığım bilge olmazsın, değil mi?” Genç adam başını iki yana sallayarak “Üzgünüm. Ben o değilim,” demiş. Genç kız kendi kendine “Tabii ki olamazsın. Yaşlı kadın kardeşim demişti ama sen onun kardeşi olamayacak kadar gençsin,” diye mırıldanmış sessizce. Genç adam gülerek “Ben onun kardeşiyim ama yine de aradığın kişi değilim,” demiş. “Ayrıca göründüğümden de daha yaşlıyım,” diye eklemiş. Kız inanmayan gözlerle bakmış adama ve ufak bir bıkkınlıkla “Peki, bana yardım edebilecek bir şeyler biliyor musun?” diye sormuş. Adam “Aradığın kişinin ormanın sonunda olduğunu duydum. Yürümeye devam et. Belki onu bulursun,” demiş. Genç kız adama teşekkür etmiş ve tam yola koyulmadan önce merakına düşerek “Çok sessizce kendi kendime mırıldanmıştım. Beni nasıl duydun?” diye sormuş. Adam yüzünde gizemli bir gülümsemeyle “Ben her şeyi duyarım,” demiş. “Ve sana nasıl böyle genç kaldığımın da sırrını vereceğim. Dediğim gibi, ben her şeyi duyarım ama asla kötü şeyleri kalbime kadar taşımam. Gerçekliğimden uzaklaşmam ama yaralayıcı şeylerin bir kulağımdan girip diğer kulağımdan çıkmasına da izin veririm ve en önemlisi kulaklarımı hep müzikle kutsarım. Kutsarım ki müzik ruhuma da can versin, onu gençleştirsin,” diye bitirmiş cümlesini ve vedalaşmışlar.

Genç kız ormandaki yürüyüşüne devam etmiş. Uzun bir süre yürüdükten sonra hem çok yorulmuş hem de acıkmaya başlamış. Karnı guruldaya guruldaya devam etmiş yoluna. Birden kurabiye kokusu sarmış etrafını. Ağzı sulanarak takip etmiş kokuyu ve ormanın ortasında, bir piknik örtüsünün üstünde bir ziyafetle karşılaşmış. Enfes kokulu kurabiyelerden ağız sulandırıcı meyvelere kadar bir sürü şey duruyormuş ye beni dercesine piknik örtüsünün üzerinde. Bu ziyafetin sahibini bulabilmek için sağa sola bakınmış genç kız ama kimseyi görememiş. Bir adım daha yaklaşmış ve gözlerini kapatıp iyice içine çekmiş enfes kokusunu kurabiyelerin. Birden sağından küçük bir kız sesi “Çok güzel kokuyorlar, değil mi?” demiş. Genç kız şaşırarak sağındaki küçük kıza döndüğünde, “İstersen yiyebilirsin. Fırından yeni çıktılar,” demiş sol tarafından küçük bir oğlan sesi. Sol tarafına baktığında küçük kızın yaşlarında ve ona oldukça benzeyen bir oğlanla karşılaşmış. “İkiz olmalılar,” diye düşünmüş genç kız kendi kendine. İkizler örtünün bir ucuna oturmuşlar ve genç kızın ortalarına oturması için işaret etmişler. Genç kız oturduktan sonra küçük kız bir kurabiye vermiş eline genç kızın. “Tadına bak,” demiş küçük oğlan. İkizler beklenti dolu bakışlarını kıza yöneltmişler. Kız kocaman bir ısırık almadan önce iyice içine çekmiş enfes kokusunu kurabiyenin. Kurabiyeyi çiğnerken küçükken annesiyle birlikte yaptığı kurabiyeleri hatırlamış genç kız. Gözünde annesiyle şakalaşmaları, oynadıkları oyunlar, kurabiyeleri yemeye gittikleri parklar ve daha birçok anı canlanmış. İkizler genç kızın hafifçe gülümseyen yüzüne ve dalgın bakışlarına bakarken küçük kız hafif bir kıkırdamayla “Bunu yaparlar,” demiş. Genç kız soran bakışlarla küçük kıza döndüğünde, küçük oğlan “Tatlar unuttuğun birçok anıyı geri getirebilir, sana anılarını tekrardan yaşatabilirler,” demiş diğer taraftan. Küçük kız “Kokularda!” diye eklemiş hemen. İkizler aralarında bir sır varmışçasına bir süre bakışmışlar ve küçük kız genç kıza taze sıkılmış meyve suyu dolu bir bardağı uzatırken “İnsanlar kokuları ve tatları çoğu zaman önemli olarak görmezler.” demiş. Küçük çocuk “Ama aslında hayattan zevk almanı sağlayan çok önemli duyulardır. Hayatını güzelleştirir ve unutulmuş anılarına ulaşmaya anahtar olurlar bazen. Sen fark etmesende onlar senin için birçok şey yaparlar,” diye tamamlamış cümlesini küçük kızın. İkizlerin yaşlarına göre bu kadar olgun ve ciddi konuşmalarına hafifçe gülmüş genç kız. Sohbet etmeye ve yemeğe bir süre devam etmişler. Genç kız karnı doyduğunda havanın iyice karardığını fark etmiş. “Geç oluyor. Yoluma devam etmem lazım,” diye düşünmüş. İkizlere dönerek “Ormanın sonunda aradığım bilgeyi bulabileceğimi söylediler. Oraya nereden gidebileceğimi biliyor musunuz?” diye sormuş. İkizlerin anlık bir kafa karışıklığı ile birbirlerine bakmışlar ve sanki gözleriyle anlaşmış gibi aynı anda “Nereden gittiğin fark etmez. Sonuç olarak hepsi ormanın sonuna çıkacak,” demişler. “Ama kısa yoldan gitmek istersen bu yolu takip et,” diyerek yüzlerinde kocaman bir gülümsemeyle bir yeri işaret etmişler. Genç kız bir an tereddüt etmiş ama daha iyi bir seçeneğinin olmadığını düşünerek gösterdikleri yoldan yürümeye devam etmiş. Dakikalardır yürümesine rağmen ikizlerden gelen hafif kıkırdama seslerini hâlâ duyabiliyormuş.

Uzunca bir süre yürümüş ama bir türlü bulamamış aradığı kişiyi. İkizlere onu kandırdıkları için içinden kızarken çok yorulduğunu ve artık devam edemeyeceğini fark etmiş. Bir ağacın yanına kıvrılmış pes ederek ve uyumaya başlamış. Uykusundayken kollarına ıslak bir şeyin değdiğini hissetmiş. Uyku sersemi, gözlerini açmadan koluna dokunan şeyi kavrayıvermiş ve kucağına çekip sarılmış. Yumuşacık tüylerin cildine verdiği hoşnutlukla şeyi kendine daha çok çekip sıkıca sarılmış. Sonra anlık gelen farkındalıkla gözlerini kocaman açmış ve korkuyla kucağındaki şeye bakmış. Uyku sersemi kucağında tüylü siyah bir şey görünce küçük bir çığlıkla ayağa fırlamış ama dengesini kaybedip tekrar sertçe yere oturmuş. Acıyan poposuyla birlikte, yerde uyumaktan tüm vücudunun tutulduğunu ve üşüdüğünü fark etmiş hemen. Ayağa kalkmaya çalışırken acı dolu bir inleme çıkmış ağzından. Arkasından bir ses “Yardım lazım mı?” demiş. Dönüp baktığında kollarındaki siyah tavşanı seven yaşlı bir adamla karşılaşmış. Uyandığında kucağında olan şeyinde tavşan olduğunu yeni yeni fark eden genç kız şaşkınlıkla önüne dönmüş ve bir sürü tatlı siyah tavşanın etrafta zıplayarak gezindiğini ve bir şeyler yediklerini görmüş. Genç kız yanaklarına sıcak bastığını hissederken bu sefer utanç içinde bir inleme çıkartmış. Yaşlı adam genç kızın haline hafifçe gülümserken onu yerden kaldırmak için elini uzatmış. Genç kız, yaşlı adam elini sımsıkı tuttuğunda ve güçlü bir şekilde çekerek onu yerden kaldırdığında oldukça şaşırmış. “Göründüğümden daha güçlüyümdür,” demiş yaşlı adam. “Sen ikizlerin bahsettiği genç kız olmalısın. Yaptıkları küçük şakayı mazur gör lütfen. Kısa yolu seçenlerle uğraşmayı severler,” diye eklemiş. Genç kız daha da utanarak başını sallamış. Yaşlı adam genç kızın göz ucuyla tavşanlara baktığını görünce “İstersen sevebilirsin. Seni ısırmazlar,” demiş. Kız çekine çekine bir tavşana doğru eğilmiş ve yavaşça yaklaşarak tavşanın başını sevmeye başlamış. Eline değen yumuşacık tüyleri hissedince içi mutlulukla dolmuş. Kendine engel olamadan almış tavşanı kucağına, büyük bir sevgiyle sarılıp öpmeye başlamış. Bir süre sonra yaşlı adamın bir kayanın üzerinde oturmuş halde, başka bir tavşanı severken kendisini izlediğini fark etmiş. Yaptığı şeyden utanarak başını eğmiş ve sessizce “Üzgünüm,” demiş genç kız. Yaşlı adam hemen “Asla severek yaptığın bir şey için özür dileme,” diye cevaplamış. “Dokunmak bir sevgi göstergesidir. Sarılmak, öpmek utanılacak bir şey değildir. Bazen sadece dokunarak öğrenirsin bir şeyleri. Bazen de dilinin yetmediği yerde hareketlerin konuşur senin yerine. Eminin o tavşan senin ona gösterdiğin sevgiden oldukça mutludur.” Genç kız küçük bir gülümseme göndermiş yaşlı adama ve tavşanı sevmeye devam etmiş. Sonra bir anda kafasını kaldırmış genç kız ve “Unuttum! Ben buraya bilgeyi aramak için gelmiştim.” demiş. Bir an sessiz kaldıktan sonra “Peki, ondan ne istiyorsun?” diye sormuş yaşlı adam. “Ben kayboldum,” diye cevaplamış genç kız. “Ondan sorunlarımı çözmede bana yardım etmesini istiyorum.” Yaşlı adam “Kayıp mı oldun? Bana hiçte kaybolmuş gibi gözükmüyorsun. Aksine gayet güzel ormanın sonuna kadar geldin,” demiş. “Ormanın sonu mu? O zaman sen aradığım bilge olmalısın?” demiş genç kız coşkuyla. Yaşlı adam kızın sorduğu soruyu es geçerek “Neden bir bilgeye ihtiyaç duyuyorsun ki? Buraya kadar yürüdün ve gelirken hiç kimseye de ihtiyacın olmadı. Çoğu kişi bu ormana adım atmaya bile korkar ama sen buraya kadar cesurca ve yardımsız geldin. Hatta yanlış yönlendirilmene rağmen doğru yolu buldun. Başka birinin senden daha iyi iş çıkaracağını nereden biliyorsun?” demiş. Genç kız, yaşlı adamın dediğini bir süre düşünmüş. Daha sonra elindeki tavşanı yere bırakıp gitmek için hazırlanmış. Yaşlı adama teşekkür edip vedalaşmış. Tam arkasını dönüp yürümeye başlamadan önce “İyi bir bilgesin,” demiş genç kız. Yaşlı adam “Hiçbir zaman bilge olduğumu söylemedim,” diye cevaplamış. Genç kız bir an kafa karışıklığıyla yaşlı adama bakmış. Daha sonra fark ettiği şeyle kocaman gülümsemiş ve arkasını dönüp ormandan çıkmak üzere yürümeye başlamış ama bu sefer kimseye yol sormamış.

 

Elif Nur Altuntaş

18.06.2021

Kategoriler
Yazarak İyileşme Blog

Çoban Matı – Ayfer Atay

Bir gün biri  dedi ki

çobanla benim oyum bir mi

bu mu senin kederin

belki de ülkenin geleceğini

belirlemekti kaderin.

Ey çoban nedir kederin

hafife alınmak mıydı derdin

aslında hiç de fena değil kariyerin

satranç oynamakla

belirlendi kaderin

Ey çoban nedir kederin,

sürülerinden uzak olmak mıydı derdin,

bir gün çayırlara yolu düşen birinin

satranç oynama teklifini

kabul etmek miydi kaderin

Ey çoban nedir kederin,

mezbahaya giden koyunların

bacağından asılması mıydı derdin,

kurnaz rakibin beyazı seçerken

siyah taslara  kalman mıydı  kaderin,

Ey çoban nedir kederin,

yoksa yalnızlık mıydı derdin ?

beyazın  hamlelerine  karşı

çaresiz mi kalacaktı  hamlelerin,

taşları koyun sanmaktı belki de kaderin,

Ey çoban nedir kederin,

kavalını çalamamak mıydı derdin,

en azından denedin, biraz da oyalandın,

cesurca karşı koysan da

her acemi gibi

dört hamlede mat olmaktı kaderin

Ey çoban

baş başamı kaldın kederinle

yoksa kimse ilgilenmedi mi derdinle

hadi artık neşelen

sendin o yenilgiye adını veren

gurur duy şimdi kaderinle

biz de övünüyoruz bak seninle

çünkü

ismin var artık satranç sözlüğünde…

üzülme yine gezersin sürülerinle

dertli çoban

Kategoriler
Psikoterapi Psikoterapi Araştırma İnceleme

Antalya Online Terapi

Gelişen iletişim teknik ve teknolojileri, günümüzdeki insanlar arası ilişkileri yeni bir boyut kazandırmıştır. Bir yandan mesafeler ortadan kalkarken bir yandan da uzun, zahmetli ve karmaşık işlemleri son derece kolaylaştırarak ayrıntılara değil de esas konuya odaklanmayı olanaklı hale getirmiştir. Bununla birlikte yaşadığı bölgelerde terapi hizmeti alamayan bireyler için uzaktan / online / çevrimiçi terapiler oldukça işlevsel olmaktadır. Özellikle psikoterapi hizmetlerinde online teknolojilerin kullanımı son yıllarda önemli tartışmalara sebep olmuş, yapılan pek çok araştırma online / çevrimci için terapi hizmetlerinin son derece etkili ve yararlı olduğunu ortaya koymuştur. Antalya Ruhbilim Okulu olarak da uzun yıllardır internetin getirdiği imkânları kullanarak online terapi hizmetleri vermekteyiz ve pandeminin getirdiği kısıtlamalar nedeniyle bu alanda yoğun talepler almaktayız.

Antalya Ruhbilim Okulu olarak psikoterapi hizmetlerimizden yararlanmak isteyen herkese bu hizmeti sunmaktayız.

Kategoriler
Aşure

Öz – Ahmet Bedii Salman

Donuk ışıkların eşliğindeki heyecanlı saatlar, o dakikanın varmasını bekliyor ve yukarıdan baktıkları kalabalığa işaret ediyorlardı. Uzun zaman sonra dışarı çıktığım için, etrafımda akan parfümleri duymanın verdiği haz iliklerime işlenmişti ve ben de saatlerin heyacanını paylaşıyordum. Şehre gelen senfoni orkestrası herkesin dikkatini çekmiş ve usulca akan monoton hayat, bir akşam için canlılığa yenik düşmüştü. Montlarının yakalarını hafifçe birleştirmeye çalışan kadınlar, kavalyelerinin koluna girmiş ve heybetli şehir oditoryumuna doğru akıntıya kapılmışlardı.

Ocakların derin ateşinin arkasında, bu ortam için özlemini dile getiren arkadaşım, şehrin heyecanını paylaşmak için bana katılmıştı. Stres ve yeteneğin iç içe bulunduğu mutfaklardan, sakin ve duygulu müziğe geçiş yapmak onun da ilgisini çekmişti. Bulabildiğimiz en güzel koltuklara oturduktan sonra akıntıyı izleyerek yaşadıklarımızı paylaşmış, orkestra şefi ile Konzertmeister’ın takdimiyle kulaklarımızı sahneye yöneltmiştik.

Küçüklüğümden beri derin bir tutkuyla bağlandığım klasik müzik beni her zamanki gibi etkisi altına almıştı. Benim için hep duyguların özünü yansıtan ve yücelten bir sanat anlamını taşımış ve yine o akan harmonide kendi benliğimi bulmama yardım etmişti. Ancak, ilk kez bu harmonik duygular sıkça yutkunmama yol açmış ve bedenim garip bir şekilde aşure istemişti. Garipsedim ve dikkatimi parçaya vermeye çalıştım.Konser bitiminde en yakın pasteneye gitme planlarımı kurduktan sonra ancak eserin yarattığı atmosfere geri dönebildim.

Neden bu klasik eser, bana aşureyi hatırlatmıştı? Sadece açlık değildi bu hissiyat, peki neydi? Arkadaşım, pasteneye yürürken bu isteğimle eğlenmiş ve sebebini o da anlayamamıştı. “Belki çok mutlu olduğun içindir” gibi yüzeysel bir sebep sunmuştu ama bu dürtü çok daha farklıydı.

Konu konserdeki bütünlük ve harmoniden açılmış ve aşure, pastaneye kadar ikinci plana atılmıştı. Çeşitli enstrumanların birlikteliği, farklı notaların uyumu ve ortaya çıkan devasa sonuç hakkında konuşmuş ve küçük elemanların öneminden bahsetmiştik. Belki de tek başına dinlense anlam oluşturmayacak notalar, birbirleriyle harmanlanmış ve ortaya harmoni çıkmıştı. Bu esnada koyu sohbet bizi pastaneye götürmüş ve heyecanla beklediğim aşure önüme gelmişti.

Onu kaşıkladığım an; bademler, nohutlar, kayısılar, buğdaylar birleşmiş ve ruhsal ihtiyacımı karşılamıştı. İşte o zaman anladım neden canımın aşure çektiğini. Harmoni sadece müzikte değil, her alanda kendini gösteren ve dünyayı güzelleştiren etmendi. Klasik müziğin özünü oluşturan harmoni, özellikle bu tatlıda kendini göstermiş ve her element birbirleriyle birleşmişti. Aşurenin sahip olduğu sembolik anlam aslında harmoni ile eşdeğerdi. Yaşadığımız evrenin özü, doğada, sanatta, insanda görebildiğimiz ve hissedebildiğimiz değer harmoniydi. Bu yüzden insanlar aşureye önem verdiler, korudular ve sahip çıktılar. Yakınlarıyla paylaşarak tatlının içindeki harmoniyi, kendi aralarında bulmaya ve yaşatmaya çalıştılar. Yıllar boyunca, keskin, yüksek, tiz notalardan çeşitli insanlar aşureyle uyum sağladılar ve harmonik bir yaşam sürdüler. Aşurenin bana verdiği şey sadece zevk değildi, aynı zamanda hayatın özünü hissettirmişti. Saatlerin heyecanla beklediği an gelmiş çatmış ve son kaşıkla yoluma devam etmiştim.

Kategoriler
Aşure

A-Şure – Ecegül Aytaç

Karantina günleri gelip günlük hayatı işgal ettiğinden beri işleri hiç yolunda gitmiyordu. Evde baktığı son kedisini kaybetmişti. Günlerce ağlamıştı ve bir dilim ekmek bile geçmemişti boğazından. 65 yaş üstüne sokağa çıkma izni verilen bir gün, komşusu ailesinden kafasını kaldırabilmişti ve beraber yürüyüşe çıkmışlardı. O gün de hiçbir şey yememişti, oğlu mesai arasında zaman bulup, eşinin “Bak annen yürüyüşlere çıkıyor bayılıp kalmasın ona yemek götür.” demesiyle ağzına birkaç lokma girebilmişti anca.

Yıllardır sokak kedilerini beslerdi. Oturduğu çıkmaz sokağa pek uğrayan olmazdı yerlisi hariç, o da fırsattan istifade sokağı kedi evleriyle döşemişti. Her sabahın köründe, kar kış dinlemeden iner kedilerine mama verirdi. Bu onun için çok kıymetli bir alışkanlık haline gelmişti, neredeyse ibadet edercesine adanmıştı kedilere. Öyle ki torununa bir gün “Annecim, ben cennete gidersem sokak hayvanlarını beslediğim için gideceğim” demişti. 2020 denilen, evinin dört duvarı arasına tıkılıp kaldığı o meymenetsiz yıl bundan da yoksun bırakmıştı onu:  hayvan düşmanı mahallelinin de karantinadan dolayı canı sıkılmış olacak herhalde, sokakta toplanan bu yüksek kedi nüfusuna kafayı takmışlardı ve muratlarına ermişlerdi. Sokakta hayvan besleyemiyordu artık, belediye o işe el koymuştu.

Bütün torunları başka yerlerdeydi, çocukları da aynı şekilde. Yalnızca, arada sırada Tekirdağ’a gidip gelen oğlu mesai arasında yanına uğrayabiliyordu. O da çok panikti. Annesine sarılmıyor, öpmüyordu. Maskesini çıkarmıyordu. İlle de balkonda oturacağız diye kadıncağızı üşümek pahasına balkona çıkartıyordu.

Muharrem ayında bir gündü, kar yağıyordu. Bu yıl ilk kez karın beyazla örttüğü şehir ona araf gibi gelmişti. Günü gelince salt alışkanlıktan aşure yapmaya karar vermişti. Şubat tatili yakındaydı, o yüzden aşureyi torunlarına saklayacaktı. Ne de olsa birkaç gün sonra onu ziyarete geleceklerdi ve o onları yemeğe boğacaktı, diye düşünüyordu Ayşe fakat bilmiyordu ki kardan yollar kapanacaktı.

Tarifi sorsalar söyleyemezdi. Otomatiğe bağlamıştı artık, yılların tecrübesi söze dile gelmeyecek bir hafızada depolanıyordu. İşte bunun verdiği rahatlık, ve pandeminin verdiği bunalımla dikkatsizce yaptı aşuresini. Önceleri ne kadar kontrolcüyse, şimdi o kadar rahattı. Malzemeleri iki kez değil bir kez yıkadı mesela. Çok kirli bir yemek olmasa da pişirirken etrafa sıçrayan muhallebiyi her seferinde önce ıslak mendille kabasını aldırıp sonra sabunlu bezle silmedi. Öylesine üzerinden geçiverdi. Meyvelerin, yemişlerin kabuklarını soyduktan sonra hemen, hiçbir yeri kirletmeden kısa süreliğine depolayacağı geçici bir çöp torbacığı edinmedi. Yemeği yaparken bile mükemmel olmak için kendini yormadı. Yemeğini önce yapacak, sonraysa dağıttığı ve kirlettiği mutfağını tertip edecekti.

Birkaç saat sonra hazırdı aşureleri. Çok güzel kokuyordu, lezzeti gözüküyordu. Fakat, o an bir şey gözüne çarptı. Daha doğrusu eksikliği battı ona: bulgur neredeydi? Koymamış mıydı yoksa? Nasıl yapabilirdi bunu? Ne kadar dikkatsizdi, böyle aşure olmaz olsundu! Gözyaşları yanaklarından ufak ufak süzüldü. Bir süre sızlandı, bir kedi gibi ağladı. Basit bir işi, aşureyi nasıl batırmıştı? O gün mükemmelliyetçiliğini bir kenara bırakacağını söylemişti ama bu çok fazlaydı. Gerçekten haddini aşmıştı bugün. Mutfak balkonuna çıktı, kedisini gömdüğü mezar saksıya uzun uzun baktı. Daldı gitti, ve her nedense rahmetli eşini de düşünürken buldu kendini. Eşiyle erken yaşta evlenmişlerdi ve falları pek tutmamıştı. Eşi pek cimri ve pimpirikliydi. Çoluk çocuk derken geçmişti zaman, eşine ve kaderine olan küskünlüğünü ve öfkesini biraz unutmuştu. Ama işte o gün, geçmişte kaç kez istemeye istemeye, öfleye püfleye ve de eşinin baskısından korkarak bulgur pilavı yaptığı günler aklına esip duruyordu.