bodrum escortgaziantep escortgaziantep escortantalya escort bayanmanavgat escort bayanpendik escortkurtköy escortkartal escortümraniye escortbostancı escortkadıköy escortAnadolu Yakası EscortKadıköy escortAtaşehir escortBostancı escortescort izmirankara escortBahçeşehir Escorthttps://100tlbonusverensiteler.comCanlı Casino Siteleriankara escortcratosslotasyabahisataşehir escortMarsbahisMebbismarsbahiskolaybetEvolve casinoCbet casinoHyper casinoDrift casinoBetsson casinotaksim escortbetist girişüsküdar günlük kiralık daireOnwin Girişjojobetmatbetcasinovaleholiganbetbetkomtrendyol indirim kodubim aktüelkayseri evden eve nakliyatdeneme bonusu veren sitelertipobet
Kategoriler
Aşure

Öz – Ahmet Bedii Salman

Donuk ışıkların eşliğindeki heyecanlı saatlar, o dakikanın varmasını bekliyor ve yukarıdan baktıkları kalabalığa işaret ediyorlardı. Uzun zaman sonra dışarı çıktığım için, etrafımda akan parfümleri duymanın verdiği haz iliklerime işlenmişti ve ben de saatlerin heyacanını paylaşıyordum. Şehre gelen senfoni orkestrası herkesin dikkatini çekmiş ve usulca akan monoton hayat, bir akşam için canlılığa yenik düşmüştü. Montlarının yakalarını hafifçe birleştirmeye çalışan kadınlar, kavalyelerinin koluna girmiş ve heybetli şehir oditoryumuna doğru akıntıya kapılmışlardı.

Ocakların derin ateşinin arkasında, bu ortam için özlemini dile getiren arkadaşım, şehrin heyecanını paylaşmak için bana katılmıştı. Stres ve yeteneğin iç içe bulunduğu mutfaklardan, sakin ve duygulu müziğe geçiş yapmak onun da ilgisini çekmişti. Bulabildiğimiz en güzel koltuklara oturduktan sonra akıntıyı izleyerek yaşadıklarımızı paylaşmış, orkestra şefi ile Konzertmeister’ın takdimiyle kulaklarımızı sahneye yöneltmiştik.

Küçüklüğümden beri derin bir tutkuyla bağlandığım klasik müzik beni her zamanki gibi etkisi altına almıştı. Benim için hep duyguların özünü yansıtan ve yücelten bir sanat anlamını taşımış ve yine o akan harmonide kendi benliğimi bulmama yardım etmişti. Ancak, ilk kez bu harmonik duygular sıkça yutkunmama yol açmış ve bedenim garip bir şekilde aşure istemişti. Garipsedim ve dikkatimi parçaya vermeye çalıştım.Konser bitiminde en yakın pasteneye gitme planlarımı kurduktan sonra ancak eserin yarattığı atmosfere geri dönebildim.

Neden bu klasik eser, bana aşureyi hatırlatmıştı? Sadece açlık değildi bu hissiyat, peki neydi? Arkadaşım, pasteneye yürürken bu isteğimle eğlenmiş ve sebebini o da anlayamamıştı. “Belki çok mutlu olduğun içindir” gibi yüzeysel bir sebep sunmuştu ama bu dürtü çok daha farklıydı.

Konu konserdeki bütünlük ve harmoniden açılmış ve aşure, pastaneye kadar ikinci plana atılmıştı. Çeşitli enstrumanların birlikteliği, farklı notaların uyumu ve ortaya çıkan devasa sonuç hakkında konuşmuş ve küçük elemanların öneminden bahsetmiştik. Belki de tek başına dinlense anlam oluşturmayacak notalar, birbirleriyle harmanlanmış ve ortaya harmoni çıkmıştı. Bu esnada koyu sohbet bizi pastaneye götürmüş ve heyecanla beklediğim aşure önüme gelmişti.

Onu kaşıkladığım an; bademler, nohutlar, kayısılar, buğdaylar birleşmiş ve ruhsal ihtiyacımı karşılamıştı. İşte o zaman anladım neden canımın aşure çektiğini. Harmoni sadece müzikte değil, her alanda kendini gösteren ve dünyayı güzelleştiren etmendi. Klasik müziğin özünü oluşturan harmoni, özellikle bu tatlıda kendini göstermiş ve her element birbirleriyle birleşmişti. Aşurenin sahip olduğu sembolik anlam aslında harmoni ile eşdeğerdi. Yaşadığımız evrenin özü, doğada, sanatta, insanda görebildiğimiz ve hissedebildiğimiz değer harmoniydi. Bu yüzden insanlar aşureye önem verdiler, korudular ve sahip çıktılar. Yakınlarıyla paylaşarak tatlının içindeki harmoniyi, kendi aralarında bulmaya ve yaşatmaya çalıştılar. Yıllar boyunca, keskin, yüksek, tiz notalardan çeşitli insanlar aşureyle uyum sağladılar ve harmonik bir yaşam sürdüler. Aşurenin bana verdiği şey sadece zevk değildi, aynı zamanda hayatın özünü hissettirmişti. Saatlerin heyecanla beklediği an gelmiş çatmış ve son kaşıkla yoluma devam etmiştim.

Kategoriler
Aşure

Bir Uyum Hikâyesi – Ayfer Atay

Kadın ocağın üstüne koyduğu kocaman bir tencerenin içindeki malzemeleri, yavaş yavaş ve sakince bir kepçeyle karıştırıyordu. Öylesine özen gösteriyordu ki, incitmekten korkarcasına, hassas ve ritmik hareketlerle döndürürken kepçeyi yıllar öncesi düşmüştü yadına. Geldiğinde, ne dilini, ne kültürünü bilmiyordu bu ülkenin. Her şey o kadar farklıydı ki, yepyeni bir hayata başlayacaktı burada ailesiyle. Birlikte getirdiği kültürü, dili, dini, ne kadar farklıydı bu ülkedekinden, hele iklimi ve coğrafyası bambaşkaydı gerçekten. Buraya ve insanlarına uyum sağlayabilecekler miydi acaba. Çocukları, bazen ağlayarak geliyordu okuldan. Bir defasında, çocuklarından biri “öğretmen ve çocuklar başka türlü konuşuyorlar, ben bir daha gitmeyeceğim o okula ” deyip ağlamıştı, Bir başka zaman da diğer çocuğu   “Anlamadığım için öğretmen başıma vurdu” deyince, ertesi günü bir tercümanla soluğu okulda al misti. İste yine hatırlayınca içi sızlamıştı kadının… Ne zordu altı ve yedi yaşındaki çocuklar için derdini anlatamamak. Gerçi çocuklar çabuk öğrenirdi her şeyi ve çabuk uyum sağlardı diye düşünüp rahatlat misti kendini. Belki kendisi için daha zor olacaktı bu, kolay mi koca 30 yılı geçirmişti ülkesinde, çocukluğunu, gençliğini birikip gelmişti, ne anası babası, ne kardeşleri, ne de akrabaları vardı. Artık bu ülkede yasamak kaçınılmazdı, ne kadar istese de geri dönmek söz konusu değildi.

Tencerede kaynayan Aşureydi, içine başka katabileceği malzemeleri düşündü kadın, sonra tezgâhın üstünde bekleyen üzüme, özenle doğranmış kayısı, incir ve elmaya baktı, ve onları usulca içine attı. Tüm bunlara ceviz, badem ve fındık, üç dört de karanfil kattı, bir de seker konunca tadına doyum olmazdı…

Elindeki kepçeyle karıştırırken Aşureyi, dikkatlice bakıyordu, fokurdadıkça tencere, baklagiller, tahıllar, meyveler ve çerezler kıvrak hareketlerle birlikte dans eder gibiydiler. Ne güzel kaynamış ve kaynaşmışlardı birlikte hepsi de.

İnsanlar diye düşündü neden böyle olamaz, Almanlar Türkleri, Türkler de Rusları istemez. Ne kadar entegrasyon dese de bastakiler, çocuklara Türkçe konuşmayın okulda derler. bazıları gizlice, bazıları açıkça Ausländer raus ( yabancılar defolsun ) diyerek düşmanlığı körükler. Kim isterdi ki ülkesini terk etmek, barış, huzur olsaydı. Kimi düşündüğü için, kimi yokluktan, kimi savaştan kaç misti, elbette içinde okumak ve çalışmak için gelenler de vardı, ama sonuçta hepsine “Ausländer” yani “Yabancı” diyorlardı..

Simdi o başka bir ülkede, başka başka ülkelerden gelen çeşitli malzemelerle aşure yapıyordu. Yasamak zorunda olduğu ülkede; ayni aşurenin içindeki malzemeler gibi, onlarca farklı ülkeden gelmiş rengi, dili, dini farklı; sari, beyaz ,siyah insanlar vardı. Yaşadığı ülkenin insanlarıyla ve diğer insanlarla kaynaşmak ,kültürlerini, bilgilerini, paylaşmak ne güzeldi. Kimi Budist, kimi Musevi, kimi Hristiyan, kimi Müslüman. Komşuları olan İtalyan’dan pizza yapmayı, Alman’dan acık konuşmayı, disiplinli olmayı, Vietnamlıdan Asya soslarını yemeklerini, Kübalıdan salsa yapmayi, bir de Ganalı komsusundan biraz da bongo çalmayı öğrenmişti. Hindistanlı da vardı, yoga yapmışlardı birlikte. Hoşgörüyle yasamak aslında ne güzeldi, herkesin birbirinden öğreneceği ne çok şey vardı.

Kadın, kepçeye aldığı aşureyi, yukardan aşağıya doğru yavaşça tencerenin içine akitti, aşure kıvamını al misti, son bir kez karıştırdı, soğutmadan yavaşça kaselere boşalttı… Tencerenin dibini kendisine ayırdı, geride kalanı parmağıyla sıyırdı, sonra da bir güzel parmağını yaladı… Tadı da hiç de fena olma misti.. Tencereyi musluğun altına koydu, yapış yapış olan parmağını yıkadı.

Sonra dönüp, ocağın yani başında duran, gülsuyu şişesine, önceden kavurduğu susam ve nar tanelerine baktı. İste bunlar ülkesine aitti, izinden dönerken birlikte getirmişti, onları da en sona saklamıştı.

Bir sanat eseri yaratırcasına ; kaselerdeki aşurelere özenle biraz gül suyu damlattı, üstüne kavrulmuş susamı parmak uçlarıyla dağıttı, biraz da tarçın serpti, en üstünü de kıpkırmızı nar taneleriyle donattı, aşure böylece gelin gibi süslenmişti, içine sevgisini de kattı.

Kaseleri bir tepsiye yerleştirdi, içinde bir sevinç ve huzurla, belki de biraz gururla, diğer ülkelerden gelen komşularıyla paylaşmak üzere kapıya doğru yöneldi…

Kategoriler
Aşure

Aşure – Ahmet Bedii Salman

Aşure kulaktan dolma bilgilerimize göre Nuh tufanının son günlerinde gemi ambarında kalan tüm malzemelerden yapılan bir aş. Nuh tufanı semavi dinler tarafından kabul gördüğüne göre acaba onlarda da aşure veya benzeri bir yemek pişirme geleneği var mı?

Bizim kültürümüzde evde pişirilen aşure, pişi veya bişi ve helva üzerine yüklenen bir kutsallıkla özel günlerde komşulara ve eşe dosta da dağıtılmak üzere bol miktarda pişirilen yemeklerdir. Alanlar da Allah kabul etsin demeği ihmal etmezler, bu da arkasında bir niyet olduğu, bu amaçla yapılıp dağıtıldığı anlamına gelebilir mi? Yoksa bir dil alışkanlığı mıdır?

Kimi yörelerde bişi, kimi yörelerde pişi dediğimiz un ve sudan yapılan bu hamur işi hayır niyetiyle kandillerde kandil simidinin pastanelerde ticari bir meta olarak yerini almasından önce evlerde yapılarak konu komşuya hatta sokaktan geçenlere de dağıtılırdı.

Helva ise tereyağında kavrulan irmiğin üzerine şeker ilavesiyle hazırlanan ve ölünün arkasından dağıtılan hemen hemen her evde bulunan temel gıdalarla hazırlanan, zaman zaman içerisine kişmiş de denilen kuru üzüm veya genellikle de çam fıstığı ilave edilen bir yemektir.

Bu her iki yemek de adildir ve hemen hemen her evde bulunabilen temel gıda maddeleri olan un, yağ, şekerle yapılır, tek farkı yapanın el lezzetidir.

Ya aşure öyle midir? Aşure hiç adil değildir, evde ne varsa kullanılır fakat her evde olan çok farklıdır.

Aşurenin özü gendimedir. Kimi yörelerde yarma olur ama şimdilerde paketlerin üzerinde “aşurelik buğday” yazdığı için çok değil bir nesil sonra gendimeyi hatırlayan kalmayacak ve kültürümüzün simgesi olan bir isimde kaybolup giderken beraberinde yokluk günlerinin simgesini de götürmüş olacaktır. Anadolu’da özel günlerde pişirilen özel yemekler gendimeden yapılır aslında keşkek, ayran aşı vb.

Aşure dışarıdan bakınca ailenin alışkanlığına bağlı olarak ya kıvamlıdır veya değildir, üzerine genellikle tarçın serpilir kültürümüzde tüm tatlıların üzerine serpildiği gibi. Mevsimi ise bazı aileler nar taneleri koyarlar, aslında aşureye koyulan tek taze üründür, üzüm tanesi koyulduğunu da görürdük ama genellikle tarçın ve nar taneleri koyulurdu. Aslında her ikisi de kan şekerinin kontrolünde kullanılan 2 üründür. Şeker hastaları iyi bilirler, acaba bir tesadüf mü?

Aşure çocukluğumuzda annemizin mutfağından çıkan yemeklerin dışında ilk tattığımız komşu yemeğidir de. Annemizin yemekleri bizim için dünyanın en lezzetli yemekleridir, başkasını bilmediğimiz, tatmadığımız için. İlk karşılaştığımız ve ilk kez mukayese edebileceğimiz bir yemektir de aşure çünkü aşure ayında birçok komşudan gelecektir ve siz de göndereceksinizdir.

İlk kaşığı aldığınızda gelen evin bütün sırlarını kaşıkta ve damağınızda hissetmeğe başlarsınız. Ne kadar gendime, ne kadar fasulye ne kadar nohut var? Ben hep fındık içini arardım, halada ararım. Fasulye, nohut, incir, kişmiş, kuru üzüm, kayısı, erik kurusu, gül

Ahmet Bedii Salman

suyu, karanfil… Ceviz içine konmazdı ama üstüne ceviz döverek serpilirdi veya fındık. Fındık bulmak daha kolaydı, kabuklu fındık kırılır genellikle içine veya havanda dövülerek üstüne de ilave edilirdi ama ceviz her zaman her yerde bulunmazdı. Şaşırdınız biliyorum. Yirmi yıl öncesine kadar manavlarda patlıcan, domates, salatalık sadece ve sadece yaz aylarında görülürdü, ilk çıktıkları zaman turfanda denir ve fiyatları el yakardı hatta doğuya, güneydoğuya günler sonra gelir, daha sonra bollaşır ve de ucuzlardı. Şimdiki gençlere anlatsanız anlamakta zorluk çekerler tıpkı cevizin bulunamadığını söylediğim de sizin yaptığınız gibi. Paket halinde kuruyemiş bakkalda satılmazdı çünkü yoktu. Bizim kuruyemişimiz ay çekirdeği ve leblebiydi.

Aşureyi Nuh tufanından bu yana bildiğimiz ve yaptığımız bir yemek olarak düşünürseniz yokluk ve savaş yıllarında nasıl yapıldığını tahmin edebilirsiniz. Bolluk ve zenginlik bu ülkeye hatta dünyanın büyük bir bölümüne 1950 den sonra gelmiştir. Dünyanın yarısından büyük bir bölümü o günleri hala yaşamakta, işte bu nedenle de atalarımız tok fakirin halinden anlamaz demişlerdir ya.

Mahalleden gelenlerin hemen hemen hepsindeki gendime; fasulye, nohut, fındık miktarı aynıdır, zengin bir komşudan gelen aşurede ise fındık, incir, kayısı, erik bol olup gendimesi, fasulyesi ve nohutu daha azdır. Çocuk aklınızla karar vermekte zorlanmazsınız, asla dilinizin ucuna getirip dillendiremezsiniz, çünkü aşurenin kutsal bir yemek olduğunu size ima ettikleri için susarsınız.

Bu binlerce yıllık geleneğimiz şimdilerde 3-5 yıllık pastane kültürü tarafından ayaklar altına alınarak, içine bir şey koymayıp sadece üzeri ceviz, fındık ve son yıllarda mutfağımızı ele geçiren Şam fıstığı parçalarıyla süslenerek cazip ve pahalı bir ticari mal olarak sunulmaktadır. Birkaç nesil sonra evlerde yapılması da unutulunca acaba pastaneler tarafından nasıl devam ettirilecek bu köklü geleneğimiz çok merak ediyorum. Tahmin etmek zor olmasa gerek, pastane veya Cafe vitrinlerine bakınca sütlaç, muhallebi, kazandibi, keşkül, aşure yerini cheesecake, tiramisu, trileçe, browniye şimdiden terk etmiş zaten, maalesef evlerimizde de.

Kategoriler
Aşure

A-Şure – Ecegül Aytaç

Karantina günleri gelip günlük hayatı işgal ettiğinden beri işleri hiç yolunda gitmiyordu. Evde baktığı son kedisini kaybetmişti. Günlerce ağlamıştı ve bir dilim ekmek bile geçmemişti boğazından. 65 yaş üstüne sokağa çıkma izni verilen bir gün, komşusu ailesinden kafasını kaldırabilmişti ve beraber yürüyüşe çıkmışlardı. O gün de hiçbir şey yememişti, oğlu mesai arasında zaman bulup, eşinin “Bak annen yürüyüşlere çıkıyor bayılıp kalmasın ona yemek götür.” demesiyle ağzına birkaç lokma girebilmişti anca.

Yıllardır sokak kedilerini beslerdi. Oturduğu çıkmaz sokağa pek uğrayan olmazdı yerlisi hariç, o da fırsattan istifade sokağı kedi evleriyle döşemişti. Her sabahın köründe, kar kış dinlemeden iner kedilerine mama verirdi. Bu onun için çok kıymetli bir alışkanlık haline gelmişti, neredeyse ibadet edercesine adanmıştı kedilere. Öyle ki torununa bir gün “Annecim, ben cennete gidersem sokak hayvanlarını beslediğim için gideceğim” demişti. 2020 denilen, evinin dört duvarı arasına tıkılıp kaldığı o meymenetsiz yıl bundan da yoksun bırakmıştı onu:  hayvan düşmanı mahallelinin de karantinadan dolayı canı sıkılmış olacak herhalde, sokakta toplanan bu yüksek kedi nüfusuna kafayı takmışlardı ve muratlarına ermişlerdi. Sokakta hayvan besleyemiyordu artık, belediye o işe el koymuştu.

Bütün torunları başka yerlerdeydi, çocukları da aynı şekilde. Yalnızca, arada sırada Tekirdağ’a gidip gelen oğlu mesai arasında yanına uğrayabiliyordu. O da çok panikti. Annesine sarılmıyor, öpmüyordu. Maskesini çıkarmıyordu. İlle de balkonda oturacağız diye kadıncağızı üşümek pahasına balkona çıkartıyordu.

Muharrem ayında bir gündü, kar yağıyordu. Bu yıl ilk kez karın beyazla örttüğü şehir ona araf gibi gelmişti. Günü gelince salt alışkanlıktan aşure yapmaya karar vermişti. Şubat tatili yakındaydı, o yüzden aşureyi torunlarına saklayacaktı. Ne de olsa birkaç gün sonra onu ziyarete geleceklerdi ve o onları yemeğe boğacaktı, diye düşünüyordu Ayşe fakat bilmiyordu ki kardan yollar kapanacaktı.

Tarifi sorsalar söyleyemezdi. Otomatiğe bağlamıştı artık, yılların tecrübesi söze dile gelmeyecek bir hafızada depolanıyordu. İşte bunun verdiği rahatlık, ve pandeminin verdiği bunalımla dikkatsizce yaptı aşuresini. Önceleri ne kadar kontrolcüyse, şimdi o kadar rahattı. Malzemeleri iki kez değil bir kez yıkadı mesela. Çok kirli bir yemek olmasa da pişirirken etrafa sıçrayan muhallebiyi her seferinde önce ıslak mendille kabasını aldırıp sonra sabunlu bezle silmedi. Öylesine üzerinden geçiverdi. Meyvelerin, yemişlerin kabuklarını soyduktan sonra hemen, hiçbir yeri kirletmeden kısa süreliğine depolayacağı geçici bir çöp torbacığı edinmedi. Yemeği yaparken bile mükemmel olmak için kendini yormadı. Yemeğini önce yapacak, sonraysa dağıttığı ve kirlettiği mutfağını tertip edecekti.

Birkaç saat sonra hazırdı aşureleri. Çok güzel kokuyordu, lezzeti gözüküyordu. Fakat, o an bir şey gözüne çarptı. Daha doğrusu eksikliği battı ona: bulgur neredeydi? Koymamış mıydı yoksa? Nasıl yapabilirdi bunu? Ne kadar dikkatsizdi, böyle aşure olmaz olsundu! Gözyaşları yanaklarından ufak ufak süzüldü. Bir süre sızlandı, bir kedi gibi ağladı. Basit bir işi, aşureyi nasıl batırmıştı? O gün mükemmelliyetçiliğini bir kenara bırakacağını söylemişti ama bu çok fazlaydı. Gerçekten haddini aşmıştı bugün. Mutfak balkonuna çıktı, kedisini gömdüğü mezar saksıya uzun uzun baktı. Daldı gitti, ve her nedense rahmetli eşini de düşünürken buldu kendini. Eşiyle erken yaşta evlenmişlerdi ve falları pek tutmamıştı. Eşi pek cimri ve pimpirikliydi. Çoluk çocuk derken geçmişti zaman, eşine ve kaderine olan küskünlüğünü ve öfkesini biraz unutmuştu. Ama işte o gün, geçmişte kaç kez istemeye istemeye, öfleye püfleye ve de eşinin baskısından korkarak bulgur pilavı yaptığı günler aklına esip duruyordu.