Bir Pazar öğleden sonrasında, dışarıda dolu ile karışık yağan yağmur cama vururken, konforlu koltuğumda, ayaklarımı kanepeye uzatmış, yanımdaki sehpada sıcak karamel kokulu kahvemden çıkan dumanın, fincan üzerindeki hareleri izliyordum göz ucuyla. Televizyondan gelen enstrümantal müzik, şömineden gelen hafif isle karışık yanan odun çıtırtısına eşlik ederken, elimdeki kitabın sayfalarını çeviriyor, bir yandan da diğer elimdeki kalemle, beni vuran cümlelerin altını çiziyordum.

Arada kafamı kaldırıp yukarıdaki bir noktaya odaklanarak düşüncelere dalıyordum. Kitabı okurken, öyle okuyup geçmek istemiyor, sanki satırlar arasında bir şeyler arıyor gibiydim. Neydi aradığım, bilmiyordum. Durup-durup elimdeki küçük deftere notlar almam, sonra tekrar satırlarda arayışım devam ediyordu. Fazla bir beklentim yoktu bu Pazar gününden. Güvenli alanımda, dilimden düşürmediğim bir kelime idi, ‘’huzur’’.

Üstelik bir gece önce arkadaşlarımızla, uzun süredir yapmadığımız kadar keyifli sohbetler yapıp, bir şeyler yiyip içmiştik. Genellikle sohbetler; kim, nerede, ne yaptı, ne aldı, nereye gitti üzerine bir yarış havasında geçerdi. Bir kaçı yaptıkları yurtdışı seyahatlerinden ne kadar kültürlü ve görgülü döndüklerini ballandıra ballandıra anlatırlardı. Birçok ülke gezme şansım olduğu halde, benim onlar kadar ufak detayları hatırlayamadığımı fark ederdim. Takdir ederdim onları doğrusu. Sanki o ülkeye giderken, dönüşte anlatmak için not tuttukları hissine kapılırdım. Bunun altında kalmak istemeyen diğer ailenin bireyleri, şehrin diğer ucunda açılan çok şık ve pahalı restoranda nasıl mükellef bir akşam yemeği yediklerini söyleyerek karşı saldırıya geçerlerdi. Öteki ailenin diğer fertleri ise, okudukları sosyal demokrat gazetenin başköşe yazısını gündeme getirir, ne kadar entelektüel olduklarını göstererek rövanşı almaya çalışırlardı. Hükümetler devrilir, yeni hükümetler kurulur, vatan kurtarılır ve kadehler tokuşturulurdu. Yaşları birbirine yakın ailelerin çocukları, bir odadan diğerine koşarlar, arada anne babalarının yanına gelerek, diğer oyun arkadaşlarını şikâyet ederlerdi. Güç odaklı karşı saldırılar tatlı –tatlı gece boyu devam ederdi böylece. Ha, kimi zaman bu durum iki kişi arasında ağız dalaşına gittiği ve gecenin kötü bittiği zamanlarda olurdu. Ee malum, içki kadehteki gibi durmazdı hep. Ama yine de görüşmeler aralıklı devam ederdi. Yani ‘Şarap Soslu Risotto’lu dostluklar.

Dün akşam öyle değildi. İnsanlar daha samimi, oldukları gibiydiler. Eski günlere döndüler. Çocuklukta yaşadıkları sıkıntılarını, hayatta nelerin üstesinden geldiklerini, sansürsüzce anlatıyorlardı. Biri sözü bitirmeden diğeri sözü alıyor, sanki grup terapisi yapıyor gibiydiler. Aslında tatlı insanlar diye zihnimden geçirdim, yapmacıksız hallerini görünce. En ortak konu da, çocuklar ve onları büyütürken yaşadıkları sıkıntılardı. Nasıl olduysa, sık sık bu sohbetlerin arasında konuşurken buldum kendimi. Gençlerle ve onların anne babaları ile uzun yıllardır mesai yapan bir eğitimci olarak, kendim de dahil olmak üzere en çok anne babalara takıktım. Çok sevdiğim bir yazarın kitap başlığını kendime motto yapmıştım: ‘’İyi Aile Yoktur.’’

Uluslararası bir lojistik firmasının sahibi olan babalardan biri, hiddetli bir şekilde orada olmayan oğluna saldırdı:

-Biz tırnaklarımızla kazıya kazıya geldik buralara. Keratanın arabasının modelini yükselttim, hala ders çalışmıyor. Tembel, sorumsuzca para harcıyor.

Kendimi tutamadım ve söze girdim hemen.

-Pardon, delikanlının arabasının modelini yükselterek mi tembelliğini ve sorumsuzluğunu ödüllendirdiniz. Bu durumda, ben de onun gibi davranırdım. Niye yorsun ki kendini. Bir hedefi mi var. Hiç bir bedel ödemeden dilediğini talep ediyor ve alıyor. Muhteşem bir evde, altında arabası ve cebinde sınırsız kredi kartı. Benim de babam olur musunuz?

Derin bir sessizlik ardından, anne babalar kendi çocukları ile ilgili sıkıntıları dile getirir oldular ve art arta gelen öz eleştiriler. Birden konuşmanın çok merkezinde olduğumu hissettim, eşimin omuzları geride sessiz, ama ok gibi bakışları ile göz göze gelince. Keyifli bir akşam yemeği idi, en azından benim için.

Kitabın sayfalarını çevirip, her ne arıyorsam bazı kısımları atlayarak okumaya devam ettim o Pazar sabahı. Kızım spor için dışarı çıkmış, eşim terliklerini sürüyerek açık mutfakta dolaşıyordu. Ne zaman terliklerini sürüse, bilirdim ki fırtınadan önceki sessizlikteyim. Mutfaktaki çekmeceler hızla açılıp kapanıyordu. Belli ki bir şeyleri arayıp bulamıyordu ve sonunda kızgın bir ses tonuyla.

-Neden eşyaların yerini bana sormadan değiştiriyorsun, dedi

-Neyin yerini değiştirmiş, dedim anlamaya çalışarak.

-Her neyi bir yere koysam, koyduğum yerde bulamıyorum, kaç kere uyardım seni?’’

– Ortalığı toplarken, kaldırmışımdır. Neyi arıyorsun?’’

-‘’Dün gece bilgiç-bilgiç konuşuyordun. Her şeyi biliyorsun ya sen. Neyi aradığımı da bilirsin.’’

-İyi misin sen, gene Pazar ritüeline mi döndük. Neyin huzursuzluğu bu. Bak dışarısı buz gibi, sıcacık evimizdeyiz.

-Kaç kere söyledim sana, yumurta pişirirken şu aspiratörü aç diye, mutfak tezgâhının üzerindeki şu havlu peçeteyi de kaldırmışsın. Ne biçim ev kadınlığı bu.

-Ben ev kadını değilim. Çalışıyor ve elimden geldiğince evde düzeni sağlamaya çalışıyorum. Hem sen söylemiyor muydun , çok iyi ev kadını olduğumu. Şimdi ne oldu.

-İyi ev kadını olmakla da, kadın olunmuyor tabi.

-Derdin ne senin kavga çıkarmak mı istiyorsun.

Sonra art arda gelen aşağılamalar. Çelik gibi sinirle dururken, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlayan ben, minderleri yumruklamaya başlamıştım.

Ve aman tanrım, ağlamamla birlikte, onun önce bedeninde, sonra da ruhunda bir rahatlama, susma ve sessizlik oldu.

Ama ben kendime hâkim olamıyordum. Ve dinmeyen hıçkırıklar. Oysa ne güzel bir Pazar sabahı idi; huzurlu ve yumuşak. Ne oldu, anlam veremiyordum. Kendi tepkilerimi de kontrol edemiyor, kendimden şüpheye düşüyordum.

Oysa o karşı koltukta, sakin ve donuk gözlerle beni izliyordu. Gözlerinde hiçbir duygu belirtisi yoktu. Yani ne kızgınlık, ne üzülme. Hiç.

-Ne var ki, ne oluyor, ne dedim ki, çok hassassın diye oldukça dingin ve rahatlamış karşımda oturuyordu. Benim hıçkırıklarım onu dinginleştirmişti. Artık öfke yer değiştirmiş; onun ruhundan ve bedeninden bana akmış ve ben salonun bir ucundan diğerine gidip gelmeye başlamıştım.

-Evet, ne oldu ki, diye kendi kendime konuşarak.

Ve günün geri kalanı her zaman ki gibi sessiz, sakin, huzurlu geçti. Nasıl bir huzursa.

 33 Toplam okunma,  1 Bugünkü okunma