Büyükbabam Rasimoğlu Mustafa Hikmet,1900 Mitroviça doğumludur. Mitroviça şehri, Kosova’nın kuzeyinde nehir kıyısında bir Osmanlı kasabasıdır. Kosova’nın ticaret- ihracat merkezi olarak tanımlanır.

1530’lu yıllarda 5.000 nüfuslu bu kentte, çoğu Müslüman olan halk, Arnavut ve Boşnaklarla problemsiz şekilde birlikte yaşıyormuş. Türklerin Balkanlar’da ve Kosova’da uzun süreli ve kalıcı ilişkileri, Birinci Murat devrinde 1360’lı yıllarda başlar. Kosova savaşı sonrasında sınırlar Tuna’ya ve Adriyatik denizine kadar uzanır. Osmanlıların Kosova’ya yerleşmesi ile Türkçe eğitim başlamış Kosova’nın fethinden sonra bölgede yönetim organları ve okullar kurulmuş, yaklaşık 450 yıl Türk toplumu Balkanlarda yaşamıştır.

Osmanlıların, Anadolu’da ne var ne yoksa bir daha ellerinden hiç çıkmayacakmış gibi Balkanlar’a taşımaları, kaleleri onarıp, çeşitli ulaşım yolları, su kemerleri, köprüler,   camiler, medreseler inşa etmeleri ve kültürel kalkınmaya hız vermeleri Tanzimat Dönemine kadar sürmüştür. Osmanlı yönetiminin Avrupa’nın da etkisiyle modernleşme çağdaşlaşma amacıyla açtığı okullarda Müslümanlar ve Hıristiyanlar birlikte öğrenim görmüştür. Mektebi Rüştiye Türk okulunda eğitim gören Hikmet Bey,  yan binadaki Terakki Kız Meslek özel okulunda Fransızca eğitim gören bir kıza âşık olur. Okul müdürünün kızı olan beyaz tenli, mavi gözlü 14 yaşlarında güzeller güzeli Mina’da Hikmet bey ’in kendine olan ilgisine olumlu cevap verince aralarında platonik bir çocukluk aşkı başlar. Okul çıkışlarında birbirlerinin yolunu gözleyerek, uzaktan bakışmalarla, mektuplaşmalarla süren bu beraberlik 1.Dünya savaşının başlangıç dönemlerinde ani bir şekilde son bulur. Osmanlının Balkanlardan çekilme zamanı gelmiştir. Hikmet bey Mina’ya veda bile edemeden çok hızlı bir şekilde ailesiyle İstanbul’a dönmek zorunda kalır. Apar topar yapılan bu göç büyükbabamın kalbinde yıllarca dinmeyecek bir gönül yarası açılmasına sebep olur.  Ailenin İstanbul’a yerleşme dönemi tamamlanınca Kosova’ya geri dönmeyi planlayan 16 yaşlarındaki Hikmet Bey kendini askerlik görevi yapması için yollandığı Filistin cephesinde bulur. Akka kalesini korumakla görevli Osmanlı garnizonuna dâhil olur. Kızıldeniz Lut gölü çöküntüsünün birleştiği yer ile Süveyş kanalının Kızıldeniz’e açıldığı bölgeyi ve Kızıldeniz’i koruyan bu kalenin güçlü topları düşman gemilerinin kanala müdahalesini engelleyecek biçimde yerleştirilmiş ve İngiliz donanmasının kanala yaklaşmasını senelerce engellemiştir. Kalenin arkası çöle dönüktür ve çölden kaleye müdahale imkânı yoktur. Ulaşmak için develerle 40 günlük bir sefer ve yeterli malzeme taşınması gerekmektedir. Develer ise ancak 20 gün susuzluğa dayanabilmektedirler. Dolayısıyla Akka kalesine deniz tarafı dışında müdahale neredeyse imkânsızdı. Ancak İngiliz Lawrence’in emrine giren Şerif Hüseyin liderliğindeki ekseriyetle Gazze’li Araplar, Amman ile Akabe arasındaki çölde 20 günlük mesafeye su ve malzeme tedariki yaparak 2 aşamada çölü geçmeyi başarınca kaleye çöl tarafından girerler. Zaten nöbetçi sayısı azdır ve Filistinliler düşman olarak görülmediği için kaleye girmelerine engel olunmaz. Ancak gelen Araplar kaledeki askerleri kalleşçe şehit ederek İngilizlere Süveyş yolunu açarlar.

1915-Kanal harbi Osmanlının çok büyük kayıplarla Süveyş’ten geri çekilmesine daha sonra Kudüs’ün kaybedilmesine sebep olur.

Hicaz demiryolu çok karmaşık kum tepelerinden oluşan haritası doğru düzgün çıkartılamamış bir bölgedir. Asilerin saklanması için ideal bir yer olup bedevilerden başka kimse yolunu bulamaz. Şerif Hüseyin, Lawrence’ın emriyle burada demiryoluna sabotaj düzenleyerek askeri birliklere malzeme taşıyan trenin raydan çıkarak devrilmesine trenin muhafızlarının şehit edilmesine, ayrıca trendeki askeri malzemeler yağmalanmasına ve Ordunun lojistik imkânına büyük darbe vurulmasına yol açmıştır.

Kudüs’ten çekilen Osmanlı ordusu kendilerini takip eden İngiliz ordusunu yavaşlatmak ve güvenli çekilmeyi sağlamak amacıyla Lut gölü vadisinin bitiminde yer alan ve çok dar bir boğazın sonundaki Tuzlada, artçı bir birlik bırakır ve geçidi tutmaları istenir. Bu birlik cephaneleri bitene kadar bu görevi başarıyla yerine getirir. Cephane bitince komutanlar, Müslüman olan Filistinli isyancılara teslim olmanın, en azından din kardeşliği nedeniyle daha uygun esaret koşulları sağlayacağını düşünürler ve bunlara haber göndererek teslim olurlar. Filistinliler askerlerimizin büyük bir kısmını boğazlayarak öldürür. Ayrıca bunlar altın yutmuştur diye karınlarını yararak bağırsaklarında altın ararlar ve cesetlerin tamamını cephanelik olarak kullanılan mağaraya atarak üzerlerini taş ve kayalarla doldururlar. Burası seneler sonra Amman’daki askeri Ataşemizce tespit edilip gerekli ödenek temin edilerek bakımlı bir şehitlik haline getirilip ziyarete açılmıştır. Büyükbabam, Filistin’deki gaddar ve kalleş savaştan zor bela aç bilaç kurtulup yaya olarak İstanbul’a geri dönmeyi başardığında ailesinin onu tanımakta zorluk çektiğini anlatırdı.

Uzun bir tedavi süresi sonunda kendine geldiğinde Filistin cephesinde Mehmetçiğe ihanet edip arkadan vuranların, kefaretinin bir gün ödeneceğini söylemişti.

Büyük babam 90 yaşına kadar süren hayatını Araplar’dan nefret ederek geçirdi. Ortadoğu bataklığından uzak durulmasını tavsiye etti. Savaş süresince yaşadıkları ve gördükleri onu Müslümanlık dininden uzaklaştırmıştı. Her gece babaannemin gümüş bir tepsi içinde kendine hazırladığı akşam yemeğinde bir kadeh içki olmazsa o yemeği ağzına sürmezdi. Yemek sonrasında sade kahvesini keyifle içerken piposunu tüttürerek ‘’iç bade sev güzel varsa aklı şuurun bu dünya var imiş yoğ imiş senin ne umurun’’ derdi.  Keyif adamı olan rahmetli büyükbabam, bugünlerde İsrail polisinin Mescidi Aksa baskını nedeniyle oradaki Müslümanlara yaptığı zulmü, ilahi adaletin er geç tecelli ettiğini ve kötü niyetli Şerif Hüseyin’in yaptıklarının bedelini, bugün Filistin’de yaşayan masumların ödemek zorunda kaldığını görecek kadar uzun yaşamadı.  Orada ölen masumlara Allahtan rahmet, yararlılara acil şifalar dilerim. Ancak bu olaylar nedeniyle Türkiye’de en üst düzeyde kınama protesto gösterileri düzenleyenlerin ve slogan atanların, zamanında kimlerin Osmanlıyı arkadan vurarak ihanet ettiğini biraz tarih okuyarak anlamalarını, camilerin hoparlörlerinden Kudüs haykırışları yapılarak dış politika uygulanamayacağını belirtmek isterim.

Bu arada büyükbabamın gençlik aşkı Mina ile bir daha görüşememiş olmanın hüznünü ömür boyu kalbinde taşıdı. Babaannem ile evliliklerinden ilk doğan kızlarına Mina ismini verdiler. Narin soluk benizli hassas bir kızdı. Verem hastalığı nedeniyle vefat ettiğinde henüz 16 yaşlarındaydı.  Büyükbabam Mina’sını bir kere daha kaybetmiş olmanın üzüntüsünü yıllarca taşıdı.  Hayatı boyunca sevdiği ve unutamadığı kıza veda etmeden ayrılmanın kefaretini ödemek zorunda kalmıştı.

Hikmet Seda Kut   23/05/2021

 72 Toplam okunma,  1 Bugünkü okunma